Yazar arşivleri: gülgün derviş

Blog 18

Adını bilmiyorum
Ama seni tanıyorum
yerde oturan
kirli kızıl tüylü bir köpeğe benzetmiştim seni

Adını bilmiyorum
Ama seni tanıyorum
Kimi zaman otobüsün içinden
Selamlıyorum yorgun çehreni
utanıyorum her seferinde
beni yanıltan gözlerimden
ne diyebilirim ki sana
görmeyi unutan bendim seni
kanıksayan kirli halini yorgun yüzünü
yerde oturan bedenini
bendim unutan seni
kalabalıklar arasında

Adını bilmiyorum
Ama seni tanıyorum
Kimi zaman kordondaydın tırmanırdın kayaların üstüne
hep avının peşinde dolanıp dururdun  İzmir’in güneşinde
şişeler can yoldaşın
en yakın arkadaşın
zahmetle aradığın bereketli günlük aşın

Adını bilmiyorum
Ama seni tanıyorum
Kimi zaman tarlalardaydın ekinler arasında
koşturup dururdun hep Adana Ovasında

ülkenin her yerinde   her mahallesinde
herkes hatırlar seni
hüzünlü bir gülüşle
kelebeklerle yaşıt kuş kadar bedeninle
koşturup duruyorsun sen ekmeğinin peşinde
FEVZİYE YARDIM

Blogumuza verdiği destek için gönüllümüz Fevziye YARDIM’a teşekkür ederiz.

Sizler de yazdığınız şiir, öykü, blog ve benzeri yazıları bize iletebilirsiniz.

info@yinfo.org.tr

Blog 17

NEDEN ANNE?

Küçükken babam:
‘güneş battıktan sonra,
Dışarı çıkılmaz’ derdi.
Onun hiç babası yok mu anne?
Kızmıyor mu gece dışarı çıkmasına?

Hem babam ufacık bir şey kaldırsam:
‘Belin ağrır büyük adam olunca yaparsın’ derdi.
Aynı yaştayız büyük adam mı olmuş anne?
Hem büyük adam nasıl olunur ki?

Hem sana bir sır vereyim mi?
Bazen canım sıkılınca onu izliyorum
Gizli gizli ağlıyor bisikletleri görünce
Ama ağladığını görünce daha çok dövüyorlar
Neden anne?

Geçen gün seksek oynamaya çağırdım
‘sen git benim işim var’ dedi.
Yorgundu, titriyordu ama halen çalışıyordu.
İş böyle midir anne?
Çalışan çocuklar seksek oynayamaz mı?
Ben hiç çalışmıcam büyüyünce!

BUSE KARADELİ

Blogumuza verdiği destek için gönüllümüz Buse KARADELİ’ye teşekkür ederiz.

Sizler de yazdığınız şiir, öykü, blog ve benzeri yazıları bize iletebilirsiniz.

info@yinfo.org.tr

Blog 16

O daha çocuk!
Neden dilendiriyor, itip kakıyorsun ki?
Ki onun en dinlenmesi gereken zamanda…
Ki onun eğlenip yaşıtlarıyla takılması gereken
Çocukluğunu yaşayıp,
Hayata alışması,
Zamana tutunup
Top koşturması, ip atlaması, çizgi çizip topaç döndürmesi… Gereken zamanda!

Patron korkusundan neden çekinirsin ki çocuk?
Sen çalıştırılmamalısın!
Haykırmalısın!
Zaten sözleşmelerden bir haberdarsın.
Sabah kalkar gözler uykusuz,
Kollar yorgun,
Ayak bedeni taşımaz,
Kafa bu düzeni anlamaz,
Halk buna hiç mi hiç kafa yormaz…

ZAFER KILIÇ 

Blogumuza verdiği destek için gönüllümüz Zafer KILIÇ’a teşekkür ederiz.

Sizler de yazdığınız şiir, öykü, blog ve benzeri yazıları bize iletebilirsiniz.

info@yinfo.org.tr

Blog 15

Gece durup düşündü çocuk ‘Benim farkım ne?  o diğer çocuklar okul önlüğü giyerken neden ben iş önlüğü giyiyorum?’

Anlayamazdı çünkü dünya adil değildi. Birden büyük bir sarsıntıyla kalktı. Sarsıntı sandığı babasının ayağıyla dürtmesiydi. ‘Haydi’ dedi ‘Sen işe. Çok para kazanmadan dönme’ oysaki çocuk daha çok paranın sadece çok çikolata demek olduğunu sanıyordu.. Tamir ettiği arabaların içine oturup büyüyünce onu kullandığını hayal ediyordu. Nerelere gideceğini tek tek saatlerce düşünüp planlıyordu.

Eve dönerken hava kararmış oluyordu. Bazen tüyleri ürperiyor hatta bazen korkudan koşarak dönüyordu. Her defasında ,bu seferki paralarla ne alsam diyerek işe dayanırken eve girdiğinde babasının gözünde hayalleri yıkılıyor ve ellerinde sadece kuru bir ekmek kalıyordu.

‘Bir gün’ diyordu , ‘bir gün beni görecekler burada ve kolumdan tutup okula yollayacaklar çünkü her sabah uyanıp yanlış yere geliyorum. Ama dünya farkında değil yada umurunda değil…’

DAMLA TANER

Blogumuza verdiği destek  için gönüllümüz Damla TANER’e teşekkür ederiz.

Sizler de yazdığınız şiir, öykü, blog ve benzeri yazıları bize iletebilirsiniz.

info@yinfo.org.tr

Blog 14

SU İSTER MİSİN?

Bir zebani gibi başımda dikilen ablam; uyanmamı bekliyor, nafile… Dünya hala karanlığında, son sefalarında ay… Köpek ulumaları traktörün gürültüsüyle yarışırcasına yükseliyor köyden. Sarı lambaların parlaklığında içilemeyen, yarım kalan katran karası çaylar… Uyanıyoruz, saat ilerlemiş, ‘geç bile kaldık’ nidaları… Oysa ezan okunmadı daha.

Bizim buralarda tarlalar evlerden önce uyanır, bilmezsin. Toprağın esnemesi bir hoştur, tütün yaprakları tıpkı pervane böceği gibi açılmıştır. Şimdi gördüm tütünün pembe beyaz çiçeğinin üzerindeki su damlacıklarını, çiğ yağmış. Nelerden bahsediyorum ki?

güzelim sen hiç tütün gördün mü?

kadife yapraklara

yazdın mı yarını?

nakış nakış işledin mi yaşlarını yaşlarınla?

ezanı titrerken işittin mi?

ayazı kavruk bir yılan gibi

hissettin mi tenini

bir de iliklerini?

…..

Bakıyorum ellerime, hissiz ve morlar. Bir kibrit çöpü üç parmak arasında cılız bir ışık saçıyor, rüzgara boyun eğmemek için usul usul. Altı el çevresinde şavkı yakma çabası veriyor.

Tarlalar göz kırpıyor, birer birer yanıyor gaz lambaları. Sayıyorum, tam on bir ışık gökteki yıldızlarla yarışırcasına bir şeyler fısıldıyor karşıki dağdan bize. Şimdi on iki olduk… Ellerimi alevlere uzatıyorum -kurumuş, kanamış, ayazdan çatlamış ellerimi-. ‘Hadi be güneş, doğ artık, içimizi ısıt!’ diye geçiriyorum içimden.

bilmezsin Manisa’nın oyalı ayazlarını

hani güneş de görmeyiversin seni, ne olur ki deme

sarı şavkların anıcında

bakışları kirli çocuğu seçebildin mi

…..

İçimiz yavaşça ısınıyor damar damar. Gözlerdeki hareler büyüyor, güneş ışık dolu kollarını attıkça dağların ardından. Yükseliyor, yükseliyor… Bu kez alınlardan soğuğun acı ürpertisi yerine ter damlaları kayıyor, boyun eğiyorlar yer çekimine. Çünkü toprak içine alır her şeyi.

Hani bir tek bulut da uğramıyor şu güneşin yanına, hep ırak kalıyorlar bize. İçimden neler hayal etmiyorum ki… Yağmurlar, karlar yağıyor üzerimize sözde. Sen bu hayallerden habersiz… Ve tek duyabileceğin hayalimde yağdırdığım sarı karların derin sükutu. Ve kırılan, dallarından koparılan her bir tütün yaprağının ince sesi: çıt çıt… Sense…

kıvrılsam salkım saçak

savrulsam tütünvari

acımı ellere versem dedin mi?

o avuçlar ki elde değil

tanrının yarattığı çentikler dizisi

her yarıkta acı, kara

bir bir renk menekşe moru

saçılır ha saçılır!

…..

Terle ağırlaşmış oyalı yazmamı çekiveriyorum başımdan. Bir türlü toplamayı beceremediğim saçlarım eşlik ediyor hafifçe esen kavurucu rüzgara. Tütün dalları gibi her şey dağılıyor etrafa. Hayallerim şimdi nerelere kaçtı kim bilir. Olsun… İstersem tekrar gelirler. Çağırırsam belki…

Bir keresinde deniz görmüştüm. Uçsuz bucaksız mavilik içine davet ediyordu beni. Korkmuştum, yüzme de bilmem ki… Dalgalar televizyondaki gibi değildi. Yumuşakça ve ağır ağır geliyorlar, her şeyi alıp çekildikten sonra tekrar ziyaret ediyorlardı kıyıyı, önceki aldıklarının karşılığını farklı biçimde ödüyorlardı sanki… Deniz fenerini de görmüştüm, uzaktan gururla başını eğmiş gibiydi bana… El sallayarak, büyülenmiş gözlerle karşılık vermiştim ona.

Bilmem hiç yaşadın mı denizi gördüğünde bunları. Belki de her gün bakıyorsundur denize ama; konuşmuyorsundur onunla. Konuş. Şimdi benim hayallerimde denizi çağırdığımı da bilmiyorsundur belki… Dudaklarımda hissettiğim tuzu denizin suyu zannediyorum ufaktan. Tütün dallarının sonunu göremiyorum, sanki göğe kadar yükseliyorlar. Buharlaşıyor hayallerim ve saf bir yağmur olup düşüyorlar alnıma.

hani şu tarlanın ortasında

bir deniz olsa

denizin de bir feneri

koksa buram buram

fener koksa da

ellerim de uzanmasa yapraklara

sormasan zorluğu

tuzlu yalnızlığımla kalsam

Üç ayrı dünyayız tarlada: iki ablam ve ben. Herkes kendi gördüğünü yaşıyor gözlerin göremediği diyarlarda… Hayaller ve düşler kaçtığımız mekan. Ellerimiz işlerken tütün dallarında, aklımız kim bilir nerde…

Yarını düşünmek yetiyor şahsen bana. Bu yıl üniversite sınavına gireceğim. Annemler bel bağlasa da bana, ümidim yok. Güzel bölümlerde güzel ailelerin çocukları okuyacak. Belki de sen onlardan birisin ya da tıpkı benim gibi kah tarlada bir tütünü okşamış kah dağda çoban… Ya da hasat zamanı buğdayları topluyorsundur. Bilmem… Belki de tam şimdi yatağında yeni uyanmış, tatili hangi sahil kentinde yapacağını tartışıyorsundur ailenle.

Biliyor musun, susadım. Bu yarınlar kurutuyor boğazımı, dilim dönmüyor, ses versem sana… Konuşabilsem, sorsam… Sorsam beni tanıdın mı diye. Su içer misin, ister misin sen de? Aynı havanın, toprağın çocuklarıyız, güneşimiz aynı. Yazı sevmem, güneşi sevmediğim gibi. Sen sever misin bu sıcağı? Sıcakta ılımış suyu içmeyi denedin mi hiç?

bakracı sızdıran yarınlara

ağzını dayayıp

damlaların ağartısı

kaçtı mı boğazına?

Yudumladıkça yudumlayasın gelir, benim gibi aynı. Ne kanabilirsin ılık suya ne de yarınlara kucak açabilirsin, sana hiç uzak olmasa da. Yine de yudumla… Sana verilen suyu geri çevirme, hayaller kur tütün dallarının gölgesinde. Hesap sormaz yapraklar, insandan daha sıcak ve daha hüzünlü kimi zaman onlar. Yudumla… İç artık suyunu, güneş almasın elinden…

ZEYNEP KARADAŞ

Blogumuza verdiği destek  için gönüllümüz Zeynep KARADAŞ’a teşekkür ederiz.

Sizler de yazdığınız şiir, öykü, blog ve benzeri yazıları bize iletebilirsiniz.

info@yinfo.org.tr

Blog 13

Bütün Çocuklar Gülmüyor Ki!

21.yy her şeyi hızlı yapma kaygısına kapılırken, etrafımızda olanları hızlı bir şekilde değil,dikkatlice bakarak anlayabiliriz.

Bizler hayatın akışı içerisinde hızımı alamazken, hayatları ellerinde olmayanların, hayalleri hızlı bir şekilde kendilerinden uzaklaşmaktadır.

Çocuk olmak, sözlükteki anlamının dışında birçoğunun hayatına dokunmuyor bile.

Bir çocuğu en iyi ne anlatır denilse, belki de “oyun” diyebilirken,

Hayatın para kazanma yüzünü, yükünü  “oyun” olarak sunduğumuz, omuzlarına yük olarak verdiğimiz,

Altında ezilen çocuklar var.

Yaratıcılığın maksimum olduğu, hayallerin, bambaşka bir dünyada yaşamanın tavan yaptığı bir yaşta,

Çocukları “kirli bir dünyanın gerçekleriyle” karşı karşıya kalmaya mahkûm ediyoruz.

En önemli şeyler onların hayatları, gelecekleri, umutları, eğlenceleri olması gerekirken,

Sıralamada çoğu zaman onları hep arka sıralara atıyoruz.

Çocuk işçilerden bahsediyorum!

Günde belki defalarca yanımızdan geçen, yanlarından geçtiğimiz belki çoğu zaman farkına varamadığımız

“çocuk işçilerden”!

Çocuk kelimesi ile iş kelimesini yan yana getirirken bile korkunç bir tablo çıkıyor ortaya! (her ne şart altında olursa olsun)

Seksek oynaması gereken yaşta elleri yere çizilen oyundan kirlenmesi gerekirken, hayatın kirli yüzü ile kirlenen, belki bir diğeri futbol sahasında, voleybol sahasında, bir okul sırasının arka tarafında arkadaşlarıyla gülmenin tadına doyması gerekirken, bir ustanın azarlamasıyla varıyor acının farkına…

Sivil Toplum alanında birçok değerli çalışmaya imza atmış olan İbrahim Betil’in bir anısı geliyor aklıma.

“Eğitim Gönüllüleri Öğrenim Birimlerinde dolaşırken, bir gün çocuklardan biri kravatımı gördü. Kravatıma baktı, sonra bana baktı. 11 yaşında bir çocuktu. ‘’Neden  kravatınız böyle?’’ dedi. “Beğenmedin mi? Bütün çocuklar gülüyor” diye cevap verdim. ‘’Bütün çocuklar gülmüyor ki’’ dedi. Bu beni çok duygulandıran bir gözlemdi. 10 yaşında bir çocuk sadece Türkiye değil, bir dünya gerçeğini sadece benimle paylaştı.

GAZİ MARAŞ

Blogumuza verdiği destek için gönüllümüz Gazi MARAŞ’a teşekkür ederiz.

Sizler de yazdığınız şiir, öykü, blog ve benzeri yazıları bize iletebilirsiniz.

info@yinfo.org.tr

Blog 12

Diz Boyu

Çocukluk bombardıman altında sahile top oynamaya gitmektir. O denli yaşama sevincinde, o denli masum, temiz, bihaber. Kalleşlik ise çocuk boyunca roketler ve onları ateşleyen ellerde görülür ve hiç bir haklılık haklı kalamaz bir çocuk öldükten sonra. En galiz küfürleri en ağır bedduaları giyinirken üstüne aldığın toprak reva olur mu hiç? Nerede bir çocuk ölürse vakitsiz ve suni nedenlerle, en habis kokuyu duyarsınız etrafınızda. Bakınmayın zulme susan dilinizden başlayarak yanan insanlığınızdan gelir o. İnsanlığımızdan. Şu hiç utanmadığımız. Sorarım şimdi utanmazlık mı diz boyu, çocuklar mı?

MUSTAFA MELİH KARADUMAN

Blogumuza verdiği destek için gönüllümüz Mustafa Melih KARADUMAN’a teşekkür ederiz.

Sizler de yazdığınız şiir, öykü, blog ve benzeri yazıları bize iletebilirsiniz.

info@yinfo.org.tr

Blog 11

UMUT EDELİM ÇOCUK

Ellerinde resim kağıtları olmalı çocuk?
O mendil de ne?
Hem renkler parlamaz ki onlarda…

Aynı gökyüzüne baktığımız doğru?
Ama o elindeki bez’de ne?
Yoksa…
Gökyüzü kirlenirse sil diye mi verdiler o bezi eline…
Hayır!
Cam’lar silinmez öyle çocuk?
Can’lar sızlar sen değdikçe.

Nasıl şimdi eline birkaç bozuk para sıkıştırayım,
Kumbaran avuçlarında mı çocuk?

Git kenarı diye hor görmüş ya seni hayat,
Üzülme çocuk!
Elbet gel gülelim diyen yarınlar çağırır seni.

Sahi umut desem sana bilir misin çocuk?
Büyük bir şeker gibi,
Mutlu edecek desem seni…

Gel umut edelim çocuk,
Kalan mendillerini satmana değil,
Tozlu araba camlarında soğuk bakışlara bakmana değil!
Uzakların mavi dünyasını,
Uçurtma kokan bulutları…

Umut edelim çocuk,
Gülmekten yorulacağın sabahları,
Şefkat kokan masalları,
Aydınlığın gözlerinden gitmediği
Yarınları…

OZANCAN POLAT

Blogumuza verdiği destek için gönüllümüz Ozancan Polat’a teşekkür ederiz.

Sizler de yazdığınız şiir, öykü, blog ve benzeri yazıları bize iletebilirsiniz.

info@yinfo.org.tr

Blog 10

Uyandığı Dünya Beklediği Dünya Değil Ki

Keyifle döndü sola döndü sağa,
Ama olmadı,
Yine uyandı gerçeklere.
Tekrar uyumak istedi,
Çünkü hayal devam etmeli..
Uyandığı dünya beklediği dünya değil ki..

Elleri kalem değil kir tutmuş,
Alnı bilgi değil ter dolmuş,
Gözleri kitaba değil paraya bakmış,
Ayakları okula değil başka yola gitmiş.

DAMLA TANER 

Blogumuza verdiği destek için gönüllümüz Damla TANER’e teşekkür ederiz.

Sizler de yazdığınız şiir, öykü, blog ve benzeri yazıları bize iletebilirsiniz.

info@yinfo.org.tr

 

Blog 9

Senin yaşın kaç çocuk,

Senin yaşın kaç çocuk,
Elinde boya sandığı
Dilinde küfür
Yanında kimselerin baş belası ağabeylerin

Senin yaşın kaç çocuk,
Okul zamanı değil mi şimdi
Teneffüs mü erken çaldı
Teneffüs bile edemediğin bütün ilimlerin adına

Senin yaşın kaç çocuk,
Çocukluk sıfatına en yaraşın çağın
Doğumundan bile geçememiş on yıl
Matematikten bile önce öğrendiğin zanaatın

Senin yaşın kaç çocuk,
Ciğerlerine çektiğin sigara
Ailenin söylediği yalanlar
Para zannettiğin kadar temiz bir şey değil

Senin yaşın kaç çocuk,
Sokaklar adam olmak için değil
Oyunlar şarkılar zamanının en içten varlığı
Okul değil orası çocuk
Senin yaşın kaç daha on beş bile değil…

ÇAĞRI AKMAN

Blogumuza verdiği destek için gönüllümüz Çağrı AKMAN’a teşekkür ederiz.

Sizler de yazdığınız şiir, öykü, blog ve benzeri yazıları bize iletebilirsiniz.

info@yinfo.org.tr