Blog 14

SU İSTER MİSİN?

Bir zebani gibi başımda dikilen ablam; uyanmamı bekliyor, nafile… Dünya hala karanlığında, son sefalarında ay… Köpek ulumaları traktörün gürültüsüyle yarışırcasına yükseliyor köyden. Sarı lambaların parlaklığında içilemeyen, yarım kalan katran karası çaylar… Uyanıyoruz, saat ilerlemiş, ‘geç bile kaldık’ nidaları… Oysa ezan okunmadı daha.

Bizim buralarda tarlalar evlerden önce uyanır, bilmezsin. Toprağın esnemesi bir hoştur, tütün yaprakları tıpkı pervane böceği gibi açılmıştır. Şimdi gördüm tütünün pembe beyaz çiçeğinin üzerindeki su damlacıklarını, çiğ yağmış. Nelerden bahsediyorum ki?

güzelim sen hiç tütün gördün mü?

kadife yapraklara

yazdın mı yarını?

nakış nakış işledin mi yaşlarını yaşlarınla?

ezanı titrerken işittin mi?

ayazı kavruk bir yılan gibi

hissettin mi tenini

bir de iliklerini?

…..

Bakıyorum ellerime, hissiz ve morlar. Bir kibrit çöpü üç parmak arasında cılız bir ışık saçıyor, rüzgara boyun eğmemek için usul usul. Altı el çevresinde şavkı yakma çabası veriyor.

Tarlalar göz kırpıyor, birer birer yanıyor gaz lambaları. Sayıyorum, tam on bir ışık gökteki yıldızlarla yarışırcasına bir şeyler fısıldıyor karşıki dağdan bize. Şimdi on iki olduk… Ellerimi alevlere uzatıyorum -kurumuş, kanamış, ayazdan çatlamış ellerimi-. ‘Hadi be güneş, doğ artık, içimizi ısıt!’ diye geçiriyorum içimden.

bilmezsin Manisa’nın oyalı ayazlarını

hani güneş de görmeyiversin seni, ne olur ki deme

sarı şavkların anıcında

bakışları kirli çocuğu seçebildin mi

…..

İçimiz yavaşça ısınıyor damar damar. Gözlerdeki hareler büyüyor, güneş ışık dolu kollarını attıkça dağların ardından. Yükseliyor, yükseliyor… Bu kez alınlardan soğuğun acı ürpertisi yerine ter damlaları kayıyor, boyun eğiyorlar yer çekimine. Çünkü toprak içine alır her şeyi.

Hani bir tek bulut da uğramıyor şu güneşin yanına, hep ırak kalıyorlar bize. İçimden neler hayal etmiyorum ki… Yağmurlar, karlar yağıyor üzerimize sözde. Sen bu hayallerden habersiz… Ve tek duyabileceğin hayalimde yağdırdığım sarı karların derin sükutu. Ve kırılan, dallarından koparılan her bir tütün yaprağının ince sesi: çıt çıt… Sense…

kıvrılsam salkım saçak

savrulsam tütünvari

acımı ellere versem dedin mi?

o avuçlar ki elde değil

tanrının yarattığı çentikler dizisi

her yarıkta acı, kara

bir bir renk menekşe moru

saçılır ha saçılır!

…..

Terle ağırlaşmış oyalı yazmamı çekiveriyorum başımdan. Bir türlü toplamayı beceremediğim saçlarım eşlik ediyor hafifçe esen kavurucu rüzgara. Tütün dalları gibi her şey dağılıyor etrafa. Hayallerim şimdi nerelere kaçtı kim bilir. Olsun… İstersem tekrar gelirler. Çağırırsam belki…

Bir keresinde deniz görmüştüm. Uçsuz bucaksız mavilik içine davet ediyordu beni. Korkmuştum, yüzme de bilmem ki… Dalgalar televizyondaki gibi değildi. Yumuşakça ve ağır ağır geliyorlar, her şeyi alıp çekildikten sonra tekrar ziyaret ediyorlardı kıyıyı, önceki aldıklarının karşılığını farklı biçimde ödüyorlardı sanki… Deniz fenerini de görmüştüm, uzaktan gururla başını eğmiş gibiydi bana… El sallayarak, büyülenmiş gözlerle karşılık vermiştim ona.

Bilmem hiç yaşadın mı denizi gördüğünde bunları. Belki de her gün bakıyorsundur denize ama; konuşmuyorsundur onunla. Konuş. Şimdi benim hayallerimde denizi çağırdığımı da bilmiyorsundur belki… Dudaklarımda hissettiğim tuzu denizin suyu zannediyorum ufaktan. Tütün dallarının sonunu göremiyorum, sanki göğe kadar yükseliyorlar. Buharlaşıyor hayallerim ve saf bir yağmur olup düşüyorlar alnıma.

hani şu tarlanın ortasında

bir deniz olsa

denizin de bir feneri

koksa buram buram

fener koksa da

ellerim de uzanmasa yapraklara

sormasan zorluğu

tuzlu yalnızlığımla kalsam

Üç ayrı dünyayız tarlada: iki ablam ve ben. Herkes kendi gördüğünü yaşıyor gözlerin göremediği diyarlarda… Hayaller ve düşler kaçtığımız mekan. Ellerimiz işlerken tütün dallarında, aklımız kim bilir nerde…

Yarını düşünmek yetiyor şahsen bana. Bu yıl üniversite sınavına gireceğim. Annemler bel bağlasa da bana, ümidim yok. Güzel bölümlerde güzel ailelerin çocukları okuyacak. Belki de sen onlardan birisin ya da tıpkı benim gibi kah tarlada bir tütünü okşamış kah dağda çoban… Ya da hasat zamanı buğdayları topluyorsundur. Bilmem… Belki de tam şimdi yatağında yeni uyanmış, tatili hangi sahil kentinde yapacağını tartışıyorsundur ailenle.

Biliyor musun, susadım. Bu yarınlar kurutuyor boğazımı, dilim dönmüyor, ses versem sana… Konuşabilsem, sorsam… Sorsam beni tanıdın mı diye. Su içer misin, ister misin sen de? Aynı havanın, toprağın çocuklarıyız, güneşimiz aynı. Yazı sevmem, güneşi sevmediğim gibi. Sen sever misin bu sıcağı? Sıcakta ılımış suyu içmeyi denedin mi hiç?

bakracı sızdıran yarınlara

ağzını dayayıp

damlaların ağartısı

kaçtı mı boğazına?

Yudumladıkça yudumlayasın gelir, benim gibi aynı. Ne kanabilirsin ılık suya ne de yarınlara kucak açabilirsin, sana hiç uzak olmasa da. Yine de yudumla… Sana verilen suyu geri çevirme, hayaller kur tütün dallarının gölgesinde. Hesap sormaz yapraklar, insandan daha sıcak ve daha hüzünlü kimi zaman onlar. Yudumla… İç artık suyunu, güneş almasın elinden…

ZEYNEP KARADAŞ

Blogumuza verdiği destek  için gönüllümüz Zeynep KARADAŞ’a teşekkür ederiz.

Sizler de yazdığınız şiir, öykü, blog ve benzeri yazıları bize iletebilirsiniz.

info@yinfo.org.tr